Neler yeni

10. Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi?

Scoulfly

Uzman Üye
Katılım
20 Aralık 2020
Mesajlar
190
Tepkime puanı
167
İlgi Alanlarınız
Grafik Tasarım
Cinsiyet
  1. Erkek

turkcadiri1-800x450.jpg


10 Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi?
Başkanlık Sisteminin tartışıldığı şu günlerde “tarihten gelen kurtarıcı kement” yine imdadımıza yetişti. Kut anlayışından ikili teşkilata, cihan hâkimiyeti mefkûresinden toy’a eski Türklerin idarî kodları bugünün yönetim sistemi ihtiyacı için ne söylüyor, inceliyoruz.
Başkanlık sistemi tartışmaları güncel rüzgârların etkisiyle alevlenedursun, biz yüzümüzü tarihe, eski Türklere dönüyoruz. İşte 10 maddede Başkanlık Sisteminin eski Türklerdeki izdüşümleri.

  1. Karizmatik Lider / Tek Başkan
Ergenekon efsanesini işitmeyen yoktur. Demir dağı eriten Türk kavminin son unsurlarının bir kurdun rehberliğinde tarih sahnesine yeniden çıkış hikâyesi… Fakat hakiki tarihte de manzara pek değişmiyor. Türkler, her dönemde etrafında birleşecekleri bir lider bulduklarında tarihin seyrini değiştirmek üzere gayret sarf etmişlerdir. Asya Hun Devleti’nin kurucusu Teoman bu liderlere ilk örnek. Akabinde adını tarih sayfalarına yazdıran Mete Han sahneye çıkacak ve MÖ 209’da Hun tahtına oturacaktı. Halktan aldığı destekle kısa sürede Çin’le giriştiği savaşlardan galip çıkacak, ülkeyi vergiye bağlayacaktı. Askerî düzende çığır açan 10’lu sistemle günümüze ulaşan bir yeniliğe de imza atmıştı.
Türkler arasından ne zaman karizmatik bir lider zuhur etse, dünya tarihine etki edecek bir figür de ortaya çıkmış oluyordu. Göktürkler devrinde (552) Bumin Kağan’ın arkasında yekvücut olan Türkler, kısa süre içinde devasa Çin ülkesini vergiye bağlayacak kadar kuvvetlenirler.
Türk toplumunun başarıya kavuştuğu devirleri listeleyecek olsak, izdüşümünde ‘karizmatik’ bir lider ve ona canıyla kanıyla bağlanan halk çıkar karşımıza. Diğer milletlerin tarihinde sistemler ve hanedanlar ön plana çıkarken, Türk tarihinde liderlik vasfı kritik önem taşır. Nitekim Selçuklularda da köklü başarılar Alparslan, Melikşah, Kılıçarslan gibi şahsiyetler tarafından kazanılmıştır. Osmanlı sultanlarından ilk akla gelenler Fatih, Yavuz Selim, Kanuni ve II. Abdülhamid olacaktır. Bunun sebebi, zihnimize kazınan ‘kudretli’ devlet reisi idrakidir.
140 yıl önce meşruti monarşiye geçmeye kim zorladı bizi? Türklerin tekrar bir lider etrafında birleşmesine engel olmak için miydi bütün bu ‘sistem’ değişiklikleri? 27 Mayıs darbesini yapıp Başbakan Adnan Menderes’i idam edenler halkın bu büyük lidere gönül vermesinden mi tedirgin olmuşlardı? Cevaplar soruların içinde mündemiç.
44

  1. Devlet ve Kut: Bu Makamı Sana ****** Verdi
Türkler devlete ‘il’ (kelime anlamı: barış) derlerdi. Savaşçı diye tanımlanan bir topluluğun devleti barış anlamına gelen bir kelimeyle karşılaması tezat gibi görünse de ‘adalet’ üzere yaşamayı prensip edindiklerinden, sosyal huzur devletin bekası için en önemli şarttı. Devletin Türklerin zihnine ‘baba’ figürüyle kazındığını düşünürsek millete düşen görev hayırlı bir evlat gibi babaya sadakattir. O sebepledir ki Türk töresinde en ağır cezalar devlete isyan edenlere uygulanırdı.
Bağımsızlıklarına düşkün oluşları tarihin birçok döneminde zuhur eden hadiselerden örneklerle ortaya konulabilir. En zor zamanlarda, mesela Çin zulmüne maruz kalındığında Kürşad çıkmış, Çin’i kalbinden vurarak bağımsızlığını kazanmıştır.
Uluslararası literatürde devletlerin hâkimiyet biçimleri 3 tipte değerlendirilir: Gelenekçi, karizmatik, kanuni hâkimiyet. Türk devlet geleneğinin temellendiği kut anlayışı karizmatik meşruiyet nazariyesinin merkezinde yer alır. ‘Kut’, ****** tarafından hükümdara bağışlanan kudreti ifade eder. Bu kudretin aynı ailenin üyeleri boyunca devam ettiğine inanılırdı. Yönetimde başarı devam ettiği sürece kağan tahtında oturur; ancak yönetiminde siyasî ve ekonomik sıkıntılar yaşanan kağandan ******’nın verdiği “kut”u geri aldığına inanılır, töreye göre tahttan indirilirdi.
Kut inancı eski Türklerden Osmanlı’ya kadar devam etmiştir. Mesela Asya Hun İmparatorlarının unvanı, “Gök ******’nın tahta çıkardığı kut sahibi Tanhu’dur”. Sadece Doğu’daki Türk devletlerinde değil, Atilla’nın liderliğindeki Avrupa Hunlarında da devlet reisleri ‘******’nın kılıcı’ unvanını taşırdı. Osmanlı sultanları da ‘zillullah- ı fi’l arz’ yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi unvanını kullanırlardı.
Avrupa’da sık gördüğümüz hanedan değişikliklerinin bu coğrafyada görülmemesinin hikmeti kut anlayışında aranmalı.
Yusuf Has Hacib Türklerin neden yüzyıllardır devletsiz yaşayamadığının ipuçlarını Kutadgu Bilig’de nasıl vermiş, bakalım:
“Kutun tabiatı hizmet, şiarıadalettir. Fazilet ve kısmet kuttan doğar… Beyliğe (Hükümdarlığa) yol ondan geçer. Her şey kutun eli altındadır, bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir… İlâhidir. Dünyada tam bir iktidar kuşağı bağladı, kurt ile kuzu bir arada yaşadı. Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana ****** verdi. Hükümdarlar iktidarı ******’dan alırlar…”

  1. Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi
Karizmatik bir lider etrafında kenetlenen Türkler, semadan aldıkları enginlik tahayyülüyle cihanda hâkimiyet kurmak için adımlar atmışlardır. Evrensel hâkimiyet telakkisi olarak tarif edilen bu sistemde göğün tekliğinden hareketle yeryüzünde de tek hükümdarın olması gerektiğine inanılır.
Zaman zaman bu anlayışın bir yansıması olarak Türk devletlerinin cenk meydanlarında karşı karşıya geldiği de olmuştur. Sadi Şirazî’nin meşhur beyti “Kırk derviş bir posta sığar da iki hükümdar bir cihana dar gelir” bu telakkinin edebî bir örneğidir. Timur ile Yıldırım Bayezid’in harbi aynı düşüncenin vücut bulmuş halidir.
Bu tahayyül aynı zamanda fütüvvet hareketinin de temel aldığı noktadır. Atilla’nın Macaristan ovalarında, Kanuni’nin yaşlılığında at sırtında Zigetvar’da olmasının sebebi yine bu anlayıştır. Bizans tarihçisi Priskos (5. yüzyıl) ve Got tarihçisi Jordanes’e (6. yüzyıl) göre ****** Ares’in kılıcına sahip olan Atilla dünyayı idaresine almak arzusundaydı. Fatih Sultan Mehmed’in Otranto’yu fethi ve Roma’yı hedef seçmesi bir rastlantı değildi. İslamiyetin kabulünden sonra gaza ve fetih anlayışıyla harmanlanan cihan hâkimiyeti mefkûresi Türklerin ‘kızıl elması’ olmuştur.

  1. Devlet Meclisi: Toy
Eski Türk devletlerinde Mete Han devrinden itibaren (MÖ 209-174) devlet işlerinin görüşüldüğü üç farklı toplantı kayıtlarda zikredilir. İlki dinî hüviyette olup sarayda yapılıyordu. Karakum’da yapılan ikinci toplantı ilkbaharın gelişiyle gerçekleştirilir; ekonomik meseleler hal yoluna konulmaya çalışılırdı. Üçüncü ve son toplantıysa atların güç topladığı sonbahar mevsimine denk getirilirdi.
Türk devletlerinin kadim özelliklerinden olan askerî kuvvetlerin genel yapısı ele alınır, girilecek savaşlarla ilgili bilgiler devlet riyasetine bildirilirdi. İşte bu meclislere “toy” denirdi. Toylarda görüşülen konular -modern terimlerle karşılaştıracak olursak- hem yürütmeye, hem de yasamaya dâhil edilebilir. Kurultay da denilen bu toplantılarda töreye bağlılık esastır. Eski Türk devletlerinde yasama ve yürütme bütün ülkeye ait olmakla birlikte sorumluluğun ‘gerçek’ sahibi Kağan’dır. Hukukî meselelerde istişareler sonucu son söz yine ona aitti.
Toplantıların en mühimi, ilkbaharda gerçekleşen ikincisidir. Yeni devlet reisi ‘Tanhu’ da bu toplantı sonunda seçilirdi. Tanhu’nun riyasetinde başlayan toplantılara liderin hanımı Hatun’un katılması bir gelenektir. Askerî ve sivil bürokrasinin ‘başbuğ’ları toplantılarda hazır bulunurdu.
Bugün Cumhurbaşkanı’nın riyasetinde Bakanlar Kurulu toplantısını eleştiren çevrelere biraz eski Türk tarihi okumaları tavsiye ediyoruz.

  1. Hükümdarın Alametleri
Türk devletlerinde hükümdarlar için 5. yüzyılın ortalarına kadar tanhu, kağan, kan-han, yabgu, il-teber, idi-kut tabirleri kullanılmakla beraber en yaygını ‘kağan’dır. Hâkimiyeti temsil eden alametlere de Türk kültüründe önem verilmiştir. Özellikle davul ve sorguç uzun yıllar Orta Asya’da kurulan devletlerin bağımsızlığının alamet-i farikası sayılmıştır. Orta Asya’da dönemin en değerli süs eşyasını, at kuyruğunu sorguçlarında kullanmışlardı. İslamiyetin kabulüyle adına hutbe okutulması, para bastırılması da hükümdarlık alametlerinden sayılmıştır.

  1. İkili Teşkilat Tek Hâkimiyet
Eski Türk devletleri genellikle ülkeyi iki bölüm halinde yönetmişlerdir. Misâl Bulgarlar ve Macarlarda büyük-küçük, Oğuzlar ve Karluklarda iç-dış, Asya Hunları ve Göktürklerde kuzey-güney, Tabgaçlarda doğu-batı şeklinde bir idarî teşkilatlanma görülür. Bu bölünmede devamlı surette bir taraf diğerinin hâkimiyetini tanımak mecburiyetindeydi. Bu idarî yapılanmanın akabinde hanedana mensup kişiler iki yakanın da yönetiminde yer alırlardı.
Eski Türk devletlerinin kurulduğu bozkır coğrafyası düşünüldüğünde bunun hikmeti anlaşılabilir. Geniş bozkırların tek elden yönetilmesinin güçlüğü ve Türk devletlerinin iktisadî yapısının ticaretle birlikte komşu ülkelerin arazilerinde çapul tabir edilen yağmalardan kuvvetini alması idarecileri böyle bir tasarrufta bulunmaya itmiştir. Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle bu uygulamadan vazgeçildiğini görüyoruz. Çıkarılması gereken sonuç, Türk devletlerinin durağan bir yapıya sahip olmadığı ve teşkilat yapısında tecrübeler vasıtasıyla zaman içinde değişikliğe gidilebildiğidir.
İkili teşkilattan hareketle kimi araştırmacılar ‘çifte krallık’ teorisini ortaya atmışlardır. Fakat Çin kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre Türk devlet teşkilatı tek merkezden hükümet eden bir formda hayatiyetini sürdürüyordu. Yönetimi kolaylaştırmak adına alınan ikili teşkilat yapısı bugün Avrupa Birliği’nin de savunduğu yerinden yönetim sisteminin ilkel bir modelidir diyebiliriz.




KAYNAK :
 

RootAlfa

Altın Üye
Katılım
19 Aralık 2020
Mesajlar
112
Tepkime puanı
134
İlgi Alanlarınız
Web Geliştirme,Sosyal Medya Uzmanı
Cinsiyet
  1. Erkek

turkcadiri1-800x450.jpg


10 Maddede Eski Türkler Nasıl Yönetilirdi?
Başkanlık Sisteminin tartışıldığı şu günlerde “tarihten gelen kurtarıcı kement” yine imdadımıza yetişti. Kut anlayışından ikili teşkilata, cihan hâkimiyeti mefkûresinden toy’a eski Türklerin idarî kodları bugünün yönetim sistemi ihtiyacı için ne söylüyor, inceliyoruz.
Başkanlık sistemi tartışmaları güncel rüzgârların etkisiyle alevlenedursun, biz yüzümüzü tarihe, eski Türklere dönüyoruz. İşte 10 maddede Başkanlık Sisteminin eski Türklerdeki izdüşümleri.

  1. Karizmatik Lider / Tek Başkan
Ergenekon efsanesini işitmeyen yoktur. Demir dağı eriten Türk kavminin son unsurlarının bir kurdun rehberliğinde tarih sahnesine yeniden çıkış hikâyesi… Fakat hakiki tarihte de manzara pek değişmiyor. Türkler, her dönemde etrafında birleşecekleri bir lider bulduklarında tarihin seyrini değiştirmek üzere gayret sarf etmişlerdir. Asya Hun Devleti’nin kurucusu Teoman bu liderlere ilk örnek. Akabinde adını tarih sayfalarına yazdıran Mete Han sahneye çıkacak ve MÖ 209’da Hun tahtına oturacaktı. Halktan aldığı destekle kısa sürede Çin’le giriştiği savaşlardan galip çıkacak, ülkeyi vergiye bağlayacaktı. Askerî düzende çığır açan 10’lu sistemle günümüze ulaşan bir yeniliğe de imza atmıştı.
Türkler arasından ne zaman karizmatik bir lider zuhur etse, dünya tarihine etki edecek bir figür de ortaya çıkmış oluyordu. Göktürkler devrinde (552) Bumin Kağan’ın arkasında yekvücut olan Türkler, kısa süre içinde devasa Çin ülkesini vergiye bağlayacak kadar kuvvetlenirler.
Türk toplumunun başarıya kavuştuğu devirleri listeleyecek olsak, izdüşümünde ‘karizmatik’ bir lider ve ona canıyla kanıyla bağlanan halk çıkar karşımıza. Diğer milletlerin tarihinde sistemler ve hanedanlar ön plana çıkarken, Türk tarihinde liderlik vasfı kritik önem taşır. Nitekim Selçuklularda da köklü başarılar Alparslan, Melikşah, Kılıçarslan gibi şahsiyetler tarafından kazanılmıştır. Osmanlı sultanlarından ilk akla gelenler Fatih, Yavuz Selim, Kanuni ve II. Abdülhamid olacaktır. Bunun sebebi, zihnimize kazınan ‘kudretli’ devlet reisi idrakidir.
140 yıl önce meşruti monarşiye geçmeye kim zorladı bizi? Türklerin tekrar bir lider etrafında birleşmesine engel olmak için miydi bütün bu ‘sistem’ değişiklikleri? 27 Mayıs darbesini yapıp Başbakan Adnan Menderes’i idam edenler halkın bu büyük lidere gönül vermesinden mi tedirgin olmuşlardı? Cevaplar soruların içinde mündemiç.
44

  1. Devlet ve Kut: Bu Makamı Sana ****** Verdi
Türkler devlete ‘il’ (kelime anlamı: barış) derlerdi. Savaşçı diye tanımlanan bir topluluğun devleti barış anlamına gelen bir kelimeyle karşılaması tezat gibi görünse de ‘adalet’ üzere yaşamayı prensip edindiklerinden, sosyal huzur devletin bekası için en önemli şarttı. Devletin Türklerin zihnine ‘baba’ figürüyle kazındığını düşünürsek millete düşen görev hayırlı bir evlat gibi babaya sadakattir. O sebepledir ki Türk töresinde en ağır cezalar devlete isyan edenlere uygulanırdı.
Bağımsızlıklarına düşkün oluşları tarihin birçok döneminde zuhur eden hadiselerden örneklerle ortaya konulabilir. En zor zamanlarda, mesela Çin zulmüne maruz kalındığında Kürşad çıkmış, Çin’i kalbinden vurarak bağımsızlığını kazanmıştır.
Uluslararası literatürde devletlerin hâkimiyet biçimleri 3 tipte değerlendirilir: Gelenekçi, karizmatik, kanuni hâkimiyet. Türk devlet geleneğinin temellendiği kut anlayışı karizmatik meşruiyet nazariyesinin merkezinde yer alır. ‘Kut’, ****** tarafından hükümdara bağışlanan kudreti ifade eder. Bu kudretin aynı ailenin üyeleri boyunca devam ettiğine inanılırdı. Yönetimde başarı devam ettiği sürece kağan tahtında oturur; ancak yönetiminde siyasî ve ekonomik sıkıntılar yaşanan kağandan ******’nın verdiği “kut”u geri aldığına inanılır, töreye göre tahttan indirilirdi.
Kut inancı eski Türklerden Osmanlı’ya kadar devam etmiştir. Mesela Asya Hun İmparatorlarının unvanı, “Gök ******’nın tahta çıkardığı kut sahibi Tanhu’dur”. Sadece Doğu’daki Türk devletlerinde değil, Atilla’nın liderliğindeki Avrupa Hunlarında da devlet reisleri ‘******’nın kılıcı’ unvanını taşırdı. Osmanlı sultanları da ‘zillullah- ı fi’l arz’ yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi unvanını kullanırlardı.
Avrupa’da sık gördüğümüz hanedan değişikliklerinin bu coğrafyada görülmemesinin hikmeti kut anlayışında aranmalı.
Yusuf Has Hacib Türklerin neden yüzyıllardır devletsiz yaşayamadığının ipuçlarını Kutadgu Bilig’de nasıl vermiş, bakalım:
“Kutun tabiatı hizmet, şiarıadalettir. Fazilet ve kısmet kuttan doğar… Beyliğe (Hükümdarlığa) yol ondan geçer. Her şey kutun eli altındadır, bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir… İlâhidir. Dünyada tam bir iktidar kuşağı bağladı, kurt ile kuzu bir arada yaşadı. Bey, bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana ****** verdi. Hükümdarlar iktidarı ******’dan alırlar…”

  1. Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi
Karizmatik bir lider etrafında kenetlenen Türkler, semadan aldıkları enginlik tahayyülüyle cihanda hâkimiyet kurmak için adımlar atmışlardır. Evrensel hâkimiyet telakkisi olarak tarif edilen bu sistemde göğün tekliğinden hareketle yeryüzünde de tek hükümdarın olması gerektiğine inanılır.
Zaman zaman bu anlayışın bir yansıması olarak Türk devletlerinin cenk meydanlarında karşı karşıya geldiği de olmuştur. Sadi Şirazî’nin meşhur beyti “Kırk derviş bir posta sığar da iki hükümdar bir cihana dar gelir” bu telakkinin edebî bir örneğidir. Timur ile Yıldırım Bayezid’in harbi aynı düşüncenin vücut bulmuş halidir.
Bu tahayyül aynı zamanda fütüvvet hareketinin de temel aldığı noktadır. Atilla’nın Macaristan ovalarında, Kanuni’nin yaşlılığında at sırtında Zigetvar’da olmasının sebebi yine bu anlayıştır. Bizans tarihçisi Priskos (5. yüzyıl) ve Got tarihçisi Jordanes’e (6. yüzyıl) göre ****** Ares’in kılıcına sahip olan Atilla dünyayı idaresine almak arzusundaydı. Fatih Sultan Mehmed’in Otranto’yu fethi ve Roma’yı hedef seçmesi bir rastlantı değildi. İslamiyetin kabulünden sonra gaza ve fetih anlayışıyla harmanlanan cihan hâkimiyeti mefkûresi Türklerin ‘kızıl elması’ olmuştur.

  1. Devlet Meclisi: Toy
Eski Türk devletlerinde Mete Han devrinden itibaren (MÖ 209-174) devlet işlerinin görüşüldüğü üç farklı toplantı kayıtlarda zikredilir. İlki dinî hüviyette olup sarayda yapılıyordu. Karakum’da yapılan ikinci toplantı ilkbaharın gelişiyle gerçekleştirilir; ekonomik meseleler hal yoluna konulmaya çalışılırdı. Üçüncü ve son toplantıysa atların güç topladığı sonbahar mevsimine denk getirilirdi.
Türk devletlerinin kadim özelliklerinden olan askerî kuvvetlerin genel yapısı ele alınır, girilecek savaşlarla ilgili bilgiler devlet riyasetine bildirilirdi. İşte bu meclislere “toy” denirdi. Toylarda görüşülen konular -modern terimlerle karşılaştıracak olursak- hem yürütmeye, hem de yasamaya dâhil edilebilir. Kurultay da denilen bu toplantılarda töreye bağlılık esastır. Eski Türk devletlerinde yasama ve yürütme bütün ülkeye ait olmakla birlikte sorumluluğun ‘gerçek’ sahibi Kağan’dır. Hukukî meselelerde istişareler sonucu son söz yine ona aitti.
Toplantıların en mühimi, ilkbaharda gerçekleşen ikincisidir. Yeni devlet reisi ‘Tanhu’ da bu toplantı sonunda seçilirdi. Tanhu’nun riyasetinde başlayan toplantılara liderin hanımı Hatun’un katılması bir gelenektir. Askerî ve sivil bürokrasinin ‘başbuğ’ları toplantılarda hazır bulunurdu.
Bugün Cumhurbaşkanı’nın riyasetinde Bakanlar Kurulu toplantısını eleştiren çevrelere biraz eski Türk tarihi okumaları tavsiye ediyoruz.

  1. Hükümdarın Alametleri
Türk devletlerinde hükümdarlar için 5. yüzyılın ortalarına kadar tanhu, kağan, kan-han, yabgu, il-teber, idi-kut tabirleri kullanılmakla beraber en yaygını ‘kağan’dır. Hâkimiyeti temsil eden alametlere de Türk kültüründe önem verilmiştir. Özellikle davul ve sorguç uzun yıllar Orta Asya’da kurulan devletlerin bağımsızlığının alamet-i farikası sayılmıştır. Orta Asya’da dönemin en değerli süs eşyasını, at kuyruğunu sorguçlarında kullanmışlardı. İslamiyetin kabulüyle adına hutbe okutulması, para bastırılması da hükümdarlık alametlerinden sayılmıştır.

  1. İkili Teşkilat Tek Hâkimiyet
Eski Türk devletleri genellikle ülkeyi iki bölüm halinde yönetmişlerdir. Misâl Bulgarlar ve Macarlarda büyük-küçük, Oğuzlar ve Karluklarda iç-dış, Asya Hunları ve Göktürklerde kuzey-güney, Tabgaçlarda doğu-batı şeklinde bir idarî teşkilatlanma görülür. Bu bölünmede devamlı surette bir taraf diğerinin hâkimiyetini tanımak mecburiyetindeydi. Bu idarî yapılanmanın akabinde hanedana mensup kişiler iki yakanın da yönetiminde yer alırlardı.
Eski Türk devletlerinin kurulduğu bozkır coğrafyası düşünüldüğünde bunun hikmeti anlaşılabilir. Geniş bozkırların tek elden yönetilmesinin güçlüğü ve Türk devletlerinin iktisadî yapısının ticaretle birlikte komşu ülkelerin arazilerinde çapul tabir edilen yağmalardan kuvvetini alması idarecileri böyle bir tasarrufta bulunmaya itmiştir. Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle bu uygulamadan vazgeçildiğini görüyoruz. Çıkarılması gereken sonuç, Türk devletlerinin durağan bir yapıya sahip olmadığı ve teşkilat yapısında tecrübeler vasıtasıyla zaman içinde değişikliğe gidilebildiğidir.
İkili teşkilattan hareketle kimi araştırmacılar ‘çifte krallık’ teorisini ortaya atmışlardır. Fakat Çin kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre Türk devlet teşkilatı tek merkezden hükümet eden bir formda hayatiyetini sürdürüyordu. Yönetimi kolaylaştırmak adına alınan ikili teşkilat yapısı bugün Avrupa Birliği’nin de savunduğu yerinden yönetim sisteminin ilkel bir modelidir diyebiliriz.




KAYNAK :
Eline sağlık
 

Konuyu görüntüleyen kullanıcılar:

Hukuksal Sorunlar İçin [email protected]
For Legal Problems [email protected]
Hacktivizm.Org
Hacktivizm.Org internet sitesi 5651 sayılı kanun’un 2. maddesinin 1. fıkrasının m) bendi ile aynı kanunun 5. maddesi kapsamında "Yer Sağlayıcı" konumundadır. İçerikler ön onay olmaksızın tamamen kullanıcılar tarafından oluşturulmaktadır. Hacktivizm.org; Yer sağlayıcı olarak, kullanıcılar tarafından oluşturulan içeriği ya da hukuka aykırı paylaşımı kontrol etmekle ya da araştırmakla yükümlü değildir. Hacktivizm saldırı timleri Türk sitelerine hiçbir zararlı faaliyette bulunmaz. Hacktivizm üyelerinin yaptığı bireysel hack faaliyetlerinden Hacktivizm sorumlu değildir. Sitelerinize Hacktivizm ismi kullanılarak hack faaliyetinde bulunulursa, site-sunucu erişim loglarından bu faaliyeti gerçekleştiren ip adresini tespit edip diğer kanıtlarla birlikte savcılığa suç duyurusunda bulununuz. Sitemizde yer alan içerikler hakkındaki şikayetlerinizi Buradan iletişime geçerek bildirebilirsiniz. Please Report Abuse, DMCA, Scamming, Harassment, Crack or any Illegal Activities to [email protected]
Hacktivizm Twitter Hacktivizm Youtube Hacktivizm İnstagram Hacktivizm Telegram